Halil İbrahim Budaklı


DEVLET BÜYÜKTE KÖR, KÜÇÜKTE SERT OLURSA


Bu yazı bir parti savunusu değildir.
Bu yazı bir hükümet düşmanlığı hiç değildir.
Bu yazı; sokakta yaşayan, üreten, çalışan insanların gördüğü ama dile getiremediği bir gerçeklik muhasebesidir.

Bugün ülkemizde en ciddi sorunlardan biri, denetimin yönünün tersine dönmüş olmasıdır. Büyük ölçekli ihalelerde, milyarlarca liralık kamu işlerinde kontrol gevşek; küçük ve orta ölçekli iş yapmak isteyen vatandaşta ise denetim ceza odaklı, yıldırıcı bir şekle bürünmüştür. Devlet refleksi, yukarıyı denetlemek yerine aşağıyı ezmeye başlamıştır.

Deprem bölgelerinde yaşananlar bunun en açık örneğidir. İhaleyi alan firmalar işi ikinci, üçüncü hatta dördüncü taşerona devretmekte; sorumluluk dağıldıkça hesap sorulamaz hale gelmektedir. Sonuçta ortaya çıkan kusurun sahibi yoktur ama bedelini yine halk ödemektedir. Bu bir ihmal değil, sistemli bir sorumluluk buharlaştırma yöntemidir.

Toplumun gözü önünde büyük bir ekonomik çark dönmektedir. Kara para, yasaklı maddeler, mafyatik yapılar, uluslararası bağlantılar… Normal vatandaşın bile duyduğu bu ilişkiler ağı, üst kademelerde sanki görünmez hale gelmektedir. Oysa cezaevleri, bu çarkı çevirenlerle değil; kullanan, küçük kazanç peşinde sürüklenen gençlerle doludur. Getirenler, dağıtanlar, racon kesenler ise çoğu zaman lüks mekânlarda, dokunulmaz bir hayat sürmektedir.

Adalet duygusunu zedeleyen tam da budur. Kırmızı ışıkta geçen vatandaşın cezası anında adresine gelirken, milyarlık usulsüzlükler görmezden gelinebilmektedir. Bu çifte standart, devlete olan güveni içten içe kemirmektedir.

Ekonomik bozulmanın ötesinde, asıl tehlikeli olan ise ahlaki çürümedir. Dini değerlerin vitrin süsü haline getirildiği, kutsal kavramların pazarlama aracına dönüştürüldüğü bir dönemden geçiyoruz. Medya ve diziler aracılığıyla ahlaki sınırların silikleşmesi normalleştirilirken, toplumun vicdanı sessizce aşındırılmaktadır. İnsanlar anlatılanlarla yaşananların aynı olmadığını görüyor ve bu çelişki derin bir kopuş yaratıyor.

Sanayi taşınması gibi stratejik kararlarda bile benzer bir tablo vardır. Coğrafyası, ulaşımı ve iş gücüyle avantajlı olan şehirler görmezden gelinirken, teknik ve mantıkla açıklanamayan tercihler yapılmaktadır. Sivas örneği bunun sadece küçük bir yansımasıdır. Bu tür kararların bedeli bugün değilse bile yarın, en geç bir nesil sonra ağır şekilde ödenir.

En acı gerçek ise şudur: Toplumun önemli bir kısmı bu tabloyu görmektedir. Ancak çoğunluk, pastadan pay alma umuduyla susmayı tercih etmektedir. Sessiz çığlıklar vardır ama henüz ortak bir vicdan hareketine dönüşmemiştir.

Devletler için zaman uzun görünse de, çürüme hızlandığında otuz yıl çok kısa bir süredir. Bugün yaşananları görmezden gelirsek, yarın çocuklarımızın soracağı sorulara verecek cevabımız olmayabilir.

Bu ülkenin kurtuluşu bağırmakta değil; adalette, denetimde ve ahlakta yeniden ölçüyü bulmaktadır. Aksi halde tarih, susanları da yazacaktır.

YAZARLAR