Teknoloji, insanlığın en büyük başarısı olduğu gibi en büyük sınavıdır da…
Bazı insanlar sanal dünyaya ve dijital teknolojilere kendini tamamen kaptırıp gerçek dünyadan kopmakta, uzaklaşmakta böylelikle psikolojik olarak düşük öz güven, depresyon, endişe, , sinirlilik, suçluluk, sosyal izolasyon, ilişki sorunları ve utanç gibi duygusal problemler yaşayabilmektedir.
Oysa insanlar arasındaki iletişimin ve yakınlığın artmasının en önemli özelliklerinden biri kaliteli ve etkili paylaşımdır. Hayat paylaşılırken mesajların çoğu beden dili, mimikler, ses tonu, bakışlar, duruş gibi sözel olmayan yollarla iletilmektedir. İnternet ortamında bunların pek mümkün olmaması bireyler arasındaki iletişimi kısırlaştırmakta ve insanı bir bakıma yalnızlığa itmektedir.
Bu durum birçok olumsuz etki ve tehlike oluşturmakta, insanlar gitgide birbirlerine yabancılaşmakta, birbirinden ve hatta kendilerinden uzaklaşmakta ve iletişim yok denecek kadar azalmaktadır. Ayrıca insanlar yakınlık, insani bağ ve sevgi yoluyla hissedecekleri tatmin, sevgi, huzur ve mutluluk duygusundan tamamen uzaklaşmakta, çıkan çatışmalar çözülememekte, tahammülsüzlük artmakta, ilişkiler bir doyumdan ziyade külfete dönüşmekte ve hatta daha başlamadan bitebilmektedir.
Geçen gün mahalledeki yan yana dizili kafelerin birinin önünden geçerken başımı kaldırıp şöyle bir içeri baktım. Manzara tanıdıktı ama bir o kadar da yabancı, garip bir sessizlik hakimdi…
Masalarda oturan dört kişinin dördünün de elinde birer akıllı telefon, başlar öne eğik, parmaklar hummalı bir şekilde ekranda kayıyor, gözler o küçük ışıklı kutulara hapsolmuş. Çaylar soğuyor, dumanlar suskunluğa karışıyor. Aynı masada, aynı ortamı bölüşüyorlardı ama aralarında kilometrelerce dijital mesafe vardı.
Modern dünya bize "bağlantıda kalmayı" vaat etti, ama ne acıdır ki bizi birbirimizden kopardı. Teknolojiyle gelen bu derin yalnızlık, kalabalıklar içinde birer ada gibi yaşamamıza neden olmaya başladı.
Güya herkes birbirine çok yakın, herkes her şeyden haberdar. Ama itiraf edelim, hiç bu kadar kalabalık içinde bu kadar yalnız hissetmemiştik.
Cebimizde taşıdığımız o sihirli kutular, bize sahte bir sosyallik illüzyonu sunuyor aslında. Binlerce "takipçimiz" var ama dertleşecek bir dostumuz yok. Ekran üzerinden yüzlerce "beğeni" alıyoruz ama bir komşunun içten bir "Allah razı olsun" demesinin verdiği o derin huzuru artık bulamıyoruz.
Cebimizdeki o sihirli kutular sayesinde dünyanın öbür ucundaki insanın ne yediğini biliyoruz da, alt ya da üst komşumuzun ne derdi olduğundan haberimiz yok. Eskiden bir "merhaba"nın, bir göz temasının bir ağırlığı, bir kokusu vardı. O "insan kokulu" sohbetlerde; sesin tonundaki titreyişten birinin üzgün olduğunu anlar, bir gülüşten umut dolardık. Şimdi ise duygularımızı sarı emojilere sığdırıyor, kalplerimizi, ruhumuzu ise soğuk piksellere hapsediyoruz.
Şunu unutuyoruz: İnsan ruhu elektrikle değil, sevgiyle ve gerçek bir temasla beslenir. Hiçbir emoji, bir dostun elini omuzuna koymasının verdiği sıcaklığı tutamaz. Hiçbir dijital mesaj, karşılıklı içilen bir çayın demli sohbetindeki derinliğe ulaşamaz. Biz ekrana her baktığımızda, yanımızdaki insanın gönül kapısını biraz daha kapatıyoruz.
Açık konuşalım; bu bir iletişim değil, bu toplu bir yalnızlaşmadır. Bu gidişat, bizi birbirine yabancı, ruhu aç, kalbi yorgun yığınlar haline getirmektedir ne yazık ki!..
En acısı da artık anlarımızı yaşamayı bıraktık, sadece o anları "kanıtlamaya" çalışıyoruz. Masaya gelen yemeğin tadına bakmadan önce fotoğrafını çekiyor, dostun sohbetini can kulağıyla dinlemeden önce onu sosyal medyada paylaşmanın derdine düşüyoruz. Biz o küçük ekranlara daldıkça, hayatın o en kıymetli, bir daha geri gelmeyecek anları parmaklarımızın arasından bir kum tanesi gibi akıp gidiyor. Biriktirdiğimiz şey anı değil, sadece dijital bir veri yığını.
Eskiden fotoğraf makinaları ile doğal ve samimi fotoğraflar çekilir, tab ettirilir, fotoğraf albümlerinde saklanır, yıllar sonra o fotoğraflar dost sohbetlerinde elden ele gezer geçmiş yâdedilirdi. Telefonlarla fotoğraf çekmek arttı ama anılar da önemsizleşmeye başladı. Artık fotoğraf özel bir anı kaydetmekten çok günlük bir alışkanlığa dönüştü. Neticede akıllı telefonla çekilen her fotoğraf onun içinde hapsoldu, unutuldu.
Kabul edelim; her birimiz ekranların kölesi olduk. Onaylanma ihtiyacımızı, tanımadığımız insanların "beğen" butonuna bastığı o soğuk mekanizmaya bağladık. Bu durum bizi sadece yalnızlaştırmıyor, aynı zamanda ruhumuzu da çoraklaştırıyor. Birbirimizin yüzüne bakmak yerine, ekranın mavi ışığına sığınıyoruz hep. Oysa o ışık ruhumuzu aydınlatmıyor, aksine içimizdeki o kadim boşluğu derinleştiriyor.
Peki, bu dijital yalnızlık mahkûmiyetine teslim mi olacağız? Bu karanlık tabloda hiç mi ışık yok? Elbette var. Çözüm teknolojiyi topyekûn çöpe atmak değil, onu dizginlemek ve kaybolan insanlığımızı geri çağırmaktır.
Bu dijital zindanın anahtarı hâlâ cebimizde. O ışıklı kutuları bir süreliğine cebimize koyduğumuzda, dünyanın kararmayacağını aksine aydınlanacağını görebiliriz. Umut hâlâ bizde!
Gelin bugünden itibaren sofraya oturduğumuzda telefonları görünmez bir yere kaldıralım. Konuşurken karşımızdakinin gözlerinin içine bakalım; orada koca bir evren, bir hikâye olduğunu keşfedelim… Klavyenin tıkırtısı, insan sesindeki o şifalı sıcaklığı asla tutamaz. Bu nedenle mesaj yazma, mesaj atma yerine yakınlarımızı, sevdiklerimizi, arkadaşlarımızı arayalım. Mahalle esnafının halini, hatırını soralım, camdan bakarken komşumuza el sallayalım, selâm verelim, komşumuzla bir çay içelim. Unutmayalım ki insan insana şifadır, ekran değil…
Belki çok duygusal yaklaşmış olabilirim konuya ancak vaktimiz daralıyor ve körelen duygularımız bizi birer robota dönüştürüyor. İnsan kalabilmenin yolu, o eski, samimi ve "insan kokulu" anları yeniden inşa etmekten geçiyor. Biz robot değiliz; etten, kemikten ve en önemlisi "duygudan" ibaretiz. Biz ekranların kölesi değil, bu toprakların, bu ülkenin, bu mahallenin, birbirinin gönlüne muhtaç insanlarıyız.
Gelin bugün bir değişiklik yapalım. Bu yazıyı okuduktan sonra telefonumuzu bir kenara bırakalım ve yanımızdaki ilk insana, sadece "nasılsın?" diye soralım. Ama sadece sormuş olmak için değil, cevabı gerçekten duymak isteyerek, candan, içten... Çünkü bizi içine düştüğümüz bu derin yalnızlık çukurundan yine sadece "insan" çıkaracaktır.
Bilinçli seçimler yapmamız gerekir. Teknoloji bizi birleştirirken, yanlış kullanıldığında yalnızlaştırabilir de. Doğru dengeler kurarak hem teknolojinin imkânlarından faydalanabilir hem doğamıza uygun, derin ve tatmin edici insanî ilişkiler geliştirebiliriz.
Şimdi ekranı kapatıp hayata dokunmayı hatırlama vakti. Gerçek hayat; piksellerin içinde değil, sevdiklerimizin bakışlarında, komşumuzun selâmında ve o eski usul samimiyettedir. Hayatı bir ekranın arkasından izlemeyi bırakalım; içine girelim, dokunalım ve yaşayalım. Çünkü son nefesimizde kaç beğeni aldığımıza değil, kaç gönüle girdiğimize bakacağız.